Destanlar

Gökyüzüne İşlenen Yedi Işık

Uzak dağların ardında, akşamları gökyüzünün mor renge büründüğü Salkımtepe adlı bir ülke vardı. Bu ülkede insanlar, her yıl Gökışığı Şenliği’ni kutlardı. Şenliğin en önemli geleneği, gökte beliren yedi parlak ışığı izlemekti. Büyükler, bu ışıkların ülkenin ilk çocuklarının dileklerinden doğduğunu anlatır, eski destanlar gibi dilden dile aktarırlardı.

Salkımtepe’de Ekinay adında meraklı bir çocuk yaşardı. Ekinay’ın en sevdiği şey, dedesi Varan’ın anlattığı gökyüzü öykülerini dinlemekti. Varan ona, “Yedi ışık yalnızca güzel görünmek için parlamaz. Her biri, insanların birbirine verdiği bir sözü korur,” derdi. Ancak o yıl şenlik gecesi geldiğinde gökyüzünde yalnızca altı ışık belirdi.

Ülkenin meydanında büyük bir sessizlik oldu. Fenerler yakıldı, çanlar çalındı, bilge kişiler yıldız haritalarını açtı. Fakat kayıp ışığın nerede olduğunu kimse bulamadı. Kral Arven, ışığı bulana altın bir taç vereceğini duyurdu. Ekinay ise dedesinin sözünü düşündü: “Bazen gökte kaybolan bir şey, önce yeryüzündeki kalplerde aranır.”

Ertesi sabah Ekinay, küçük çantasına biraz ekmek, renkli ipler ve dedesinin eski pusulasını koydu. Pusulanın ibresi kuzeyi değil, ışığı eksik olan gökyüzü köşesini gösteriyordu. Ekinay, sarayın değil, köy yollarının onu doğru yere götüreceğini hissetti. Yola çıkarken komşusu Sedefa ona bir elma, demirci Uldan da parlayan bir düğme verdi. Böylece tek başına başlamış olsa da yolculuğunda iyiliklerin izini taşıdı.

Önce Şarkıtaşı Geçidi’ne ulaştı. Burada taşlar, üzerlerine basıldığında farklı sesler çıkarıyordu. Fakat geçidin ortasındaki büyük taş susmuştu. Ekinay, taşı zorlamak yerine çevresindeki küçük taşları dinledi. Hepsinin aynı ezgiyi yarım bıraktığını fark etti. Renkli iplerini taşlara bağlayarak sesleri bir araya getirdi. Ezgi tamamlanınca büyük taş yana çekildi ve altında gümüşten bir cümle belirdi: “Paylaşılmayan ışık, karanlıkta kalır.”

Ekinay yoluna devam etti. Bir süre sonra susuz kalmış bir bahçeye rastladı. Bahçenin bekçisi, su testisini yalnızca kendi çiçekleri için saklıyordu. Ekinay, testideki suyu tek bir çiçeğe dökmek yerine küçük kanallara ayırmayı önerdi. Bekçi önce şaşırdı, sonra kabul etti. Su bütün bahçeye yayıldı; solgun çiçekler başlarını kaldırınca göğün uzak köşesinde minicik bir parıltı göründü.

Parıltıyı izleyen Ekinay, yedi tepenin arasında eski bir kule buldu. Kulenin kapısında kilit yoktu, ama üzerinde yedi boş yuva vardı. Ekinay cebindeki elmayı, pusulayı ve demirci Uldan’ın düğmesini yuvalara yerleştirdi. Son yuva boş kalınca gümüş cümleyi hatırladı. Elindeki ekmeği ikiye böldü ve yol boyunca karşılaştığı canlıları düşündü. O anda bahçenin bekçisi, Sedefa ve Uldan’ın verdiği hediyelerin içindeki iyilik birer ışığa dönüştü. Yedinci ışık da Ekinay’ın avuçlarında belirdi.

Kapı açılınca içeride dev bir ayna vardı. Aynada Ekinay’ın yüzü değil, Salkımtepe halkının birlikte yaptığı güzel işler görünüyordu: bir çocuğa öğretilen şarkı, yaşlı birine taşınan sepet, susamış bir kuşa bırakılan su ve barıştırılan iki arkadaş. Yedinci ışık aynaya dokunduğunda bütün görüntüler göğe yükseldi.

O gece Ekinay köye döndüğünde yedi ışık yeniden gökyüzünde parlıyordu. Kral ona altın tacı uzattı, ama Ekinay tacı meydandaki şenlik sandığına bıraktı. “Bu ışık tek bir kişinin değil, herkesin iyiliğinden doğdu,” dedi. O günden sonra Gökışığı Şenliği’nde yalnızca ışıklar izlenmedi; insanlar, o yıl yaptıkları güzel işleri birbirlerine anlattı. Salkımtepe’nin yeni destanlar arasına giren en sevilen sözü de böyle doğdu: Birlikte parlayan kalpler, göğü bile aydınlatır.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu