Bozkırda Açan Bakır Lale

Uçsuz bucaksız bozkırların ortasında, taş evleri ve toprak damlarıyla sıcacık duran Gümüşova Köyü vardı. Köyün çevresinde yaz boyunca sararan otlar hışırdar, akşamları dağların ardından yükselen ay, eski değirmenin kanatlarına gümüş ışık serperdi. Bu yıl yağmur uzun süre görünmeyince kuyuların suyu azalmış, tarlalardaki fideler başlarını eğmişti.
Gümüşova’da Duru adında meraklı bir kız yaşardı. Duru, dedesi Saffet Usta’nın bakır işlemeciliğini izleyerek büyümüştü. Dedesinin dükkânında kazanlar, taslar, küçük çanlar ve üzerinde yıldız desenleri bulunan tabaklar vardı. Fakat dükkânın en özel eşyası, avuç içi kadar bakır bir laleydi. Bu lalenin sapı kıvrımlı, yaprakları incecik, ortasında da yeşil bir taş bulunuyordu.
Saffet Usta, lalenin köydeki ilk yağmurdan önce kendi kendine renk değiştirdiğini söylerdi. Duru buna inanırdı ama yıllardır laleyi hiç farklı görmemişti. Bir sabah dükkâna girdiğinde bakır lalenin yeşil taşının parladığını fark etti. Lalenin gölgesi, duvarda köyün arkasındaki kuru tepeyi gösteriyordu.
“Dede, bak! Lale bir şey anlatıyor,” diye seslendi.
Saffet Usta gözlüğünü takıp gölgeye baktı. Sonra eski bir heybenin içinden yuvarlak, yumuşak bir taş çıkardı. Taşın üzerine üç küçük işaret kazınmıştı: bir avuç, bir kuş ve bir damla.
“Büyükannem, bu lalenin toprağın sakladığı suyu bulmaya yardım ettiğini anlatırdı,” dedi. “Ama lale yalnızca su arayanlara değil, suyu paylaşmayı bilenlere yol gösterirmiş.”
Duru hemen yola çıkmak istedi. Yanına bir bakır tas, biraz çörek, küçük bir ip ve köy çocuklarının yaptığı renkli bez parçalarını aldı. Köyün çobanı Yusuf da ona katıldı. İkisi kuru tepeye tırmanırken lalenin gölgesi bazen sola, bazen sağa uzanıyor, sonra yeniden birleşiyordu.
Tepenin ardında kanadı incinmiş bir toy kuşu buldular. Kuş susuzluktan bitkin düşmüştü. Duru, yanındaki suyun tamamını kuşa verdi. Yusuf şaşırdı.
“Ya bizim suyumuz biterse?” diye sordu.
“Bir damla, başka bir canı ayağa kaldırıyorsa az sayılmaz,” dedi Duru.
Tam o anda bakır lalenin rengi koyu kırmızıya döndü. Taşın üzerindeki kuş işareti parladı. Toy kuşu kanatlarını çırpıp havalandı ve ilerideki alçak kayalıkların üzerinde birkaç kez dönerek uçtu. Duru ile Yusuf onu izleyince kayanın dibinde dar bir yarık gördüler.
Yarığın içinde eski bir su yolu vardı. Ancak yolun ağzı taşlar, dikenli dallar ve kurumuş çamurla kapanmıştı. Duru, Yusuf ve köyden gelen çocuklar birlikte çalışmaya başladılar. Kimi taş taşıdı, kimi dalları ayıkladı, kimi de çamuru bakır tasla gevşetti. Akşama kadar uğraştılar ama su görünmedi.
O sırada köyün ileri gelenlerinden bazıları gelip çocuklara seslendi:
“Boşuna uğraşmayın. Bu tepe yıllardır kurudur.”
Duru, dedesinin sözlerini hatırladı. Herkesten bir avuç toprak alıp yarığın kenarına koymalarını istedi. Kimi toprak kırmızıydı, kimi sarı, kimi de kül rengi. Çocuklar avuçlarındaki toprağı yan yana serince küçük bir yol oluştu. Bakır lale bu yolun başında titredi ve yeşil taşı ışıldadı.
Yusuf, taşların arasında farklı renkte bir kayayı fark etti. Kaya, diğerlerinden daha yumuşaktı. Hep birlikte kayayı kenara çekince incecik bir su sesi duyuldu. Önce bir damla, ardından serin bir iplik gibi su akmaya başladı. Su, kuru kanaldan kıvrılarak aşağıya indi.
Köylüler sevinçle bağırmak üzereyken Duru elini kaldırdı. “Bu su yalnızca bizim değil,” dedi. “Önce fidelerin yanına küçük kanallar açalım, sonra hayvanlar için taş bir yalak yapalım. Her ev de ihtiyacı kadar su alsın.”
Herkes onun önerisini kabul etti. Günlerce birlikte çalıştılar. Suyun önüne kimse duvar örmedi; aksine kanalları çoğaltıp tarlalara, bahçelere ve köyün çeşmesine ulaştırdılar. Birkaç hafta sonra Gümüşova’nın toprağında yeşil filizler belirdi. Sonra sarı çiçekler açtı, buğday başakları rüzgârda usulca sallandı.
İlk yağmur yağdığında bakır lale gerçekten renk değiştirdi. Bakır gövdesi gökkuşağı gibi parladı, ortasındaki yeşil taş ise berrak bir damlaya dönüştü. Saffet Usta, laleyi köy meydanına koydu.
“Bu, suyun değil,” dedi, “paylaşmanın hatırası olsun.”
O günden sonra Gümüşova’da her bahar çocuklar farklı topraklardan küçük laleler yaptı. Büyükler de onlara Anadolu masalları anlatırken aynı öğüdü tekrarladı: Bir iyilik avuçta saklanırsa küçülür, gönülden gönüle verilirse bütün bozkırı çiçeklendirir.




