Kısa Hikayeler

Çatı Katındaki Yağmur Pusulası

Mina, denize uzak, tepeleri papatyalarla kaplı Ilgınbel kasabasında yaşardı. Kasabanın evleri renkli kiremitlerle örtülüydü; fakat son zamanlarda gökyüzü tek bir damla bile bırakmıyordu. Kuyular alçalmış, bahçelerdeki fideler susuzluktan başlarını eğmişti. İnsanlar her sabah pencerelerini açıp bulutlara bakıyor, sonra sessizce işlerine dönüyordu.

Mina yağmuru çok severdi. Yağmur yağdığında çatılarda oluşan ritmi dinler, damlaların birbirinden farklı şarkılar söylediğine inanırdı. Bir gün, ninesinin evindeki çatı katını düzenlerken eski sandıkların arkasında yuvarlak, bakır bir kutu buldu. Kutunun üzerinde hiçbir yazı yoktu; kapağında yalnızca küçük bir bulut kabartması vardı.

Kapağı açınca içinden avuç içi kadar bir pusula çıktı. İbre, kuzeyi değil, tavandaki kirişleri gösteriyordu. Mina pusulayı eline aldığı anda dışarıdan tek bir damla sesi duyuldu. Damla, yıllardır kuru duran yağmur oluğuna düşmüş ve gümüş bir çan gibi çınlamıştı.

“Demek seni arayan biri var,” diye fısıldadı Mina.

O sırada pusulanın ibresi döndü ve çatıdaki küçük yuvarlak pencereye yöneldi. Mina, aletin gösterdiği yolu izlemeye karar verdi. Önce evin arkasındaki eski değirmene gitti. Değirmenin duvarında, yosunların arasına gizlenmiş bir taş buldu. Taşın üzerinde şu cümle yazıyordu: “Su, onu isteyenin değil, onu hatırlayanın yolunu izler.”

Mina bu sözü anlamakta zorlandı. Kasabada suyu herkes istiyordu. Belki pusula, yalnızca bir dileği değil, unutulmuş bir görevi arıyordu. İbrenin yönlendirmesiyle çınarların arasından ilerledi ve kasabanın dışındaki eski seyir tepesine çıktı. Tepede, yarısı toprağa gömülmüş tahta bir direk vardı. Direğin ucunda, rengi solmuş mavi bir kurdele sallanıyordu.

Kurdeleyi çözerken uzaktan bir karga sesi duyuldu. Karga, gagasında küçük bir tahta parçasıyla Mina’nın yanına kondu. Tahtanın üzerinde üç çizgi ve bir daire vardı. Mina şekilleri dikkatle inceledi. Büyükannesi, çocukken kasabanın çeşmesinin gökyüzüyle konuştuğunu anlatmıştı. Belki de bu işaretler, çeşmenin eski yolunu gösteriyordu.

Mina kargayı takip ederek tepenin arkasındaki çalılıklara ulaştı. Orada taşlarla kapanmış dar bir kanal gördü. Kanalın başında, kurumuş bir çeşmenin kırık ağzı duruyordu. Pusulanın ibresi bu kez tam kanalı gösterdi. Mina, tek başına taşları kaldırmaya çalıştı ama taşlar ağırdı.

Kasabaya koşup yardım istemek yerine, önce orada yaşayan herkese gerçeği anlatmaya karar verdi. Fırıncıdan ip, marangozdan kürek, bahçıvanlardan küçük sepetler aldı. Çocuklar da ellerine eldiven geçirip ona katıldı. Kimi taş taşıdı, kimi kanaldaki kuru yaprakları temizledi. Büyükler önce kuşkuyla baktı, sonra Mina’nın sabrını görünce çalışmaya başladı.

Gün batımına doğru kanalın önündeki son taş da kaldırıldı. Fakat su hâlâ görünmüyordu. Mina pusulayı çeşmenin üzerine koydu. İbre, gökyüzüne doğru yükselip sonra kasabanın en yüksek çatısını gösterdi. Herkes başını kaldırınca, çatının arkasında incecik bir bulut fark etti. Bulut, uzun zamandır biriken bütün damlaları sanki tek bir yerde saklamıştı.

Mina, taşın üzerindeki sözü yeniden düşündü. Su, onu isteyenin değil, onu hatırlayanın yolunu izliyordu. Kasaba çeşmesini değil, çeşmenin gökyüzüyle kurduğu eski dostluğu unutmuştu. Mina ellerini birleştirip, “Seni hatırlıyoruz,” dedi. Bu sözün ardından rüzgâr esti. Bulut ağırlaştı, sonra ilk damla çeşmenin taşına düştü.

Bir anda ince bir yağmur başladı. Kanal, berrak suyla doldu; su, kıvrılarak çeşmeye ulaştı ve taş ağızdan neşeli bir şırıltıyla akmaya koyuldu. Ilgınbel halkı sevinçle birbirine sarıldı. O günden sonra herkes suyu dikkatli kullandı, çeşmenin çevresine çiçekler dikti ve çocuklara eski hikâyeyi anlattı.

Mina ise yağmur pusulasını yeniden çatı katındaki sandığa koydu. Çünkü pusula artık suskun değildi; her yağmur başladığında usulca parlıyor, ona güzel bir şeyi hatırlamanın bazen büyük bir değişimin ilk adımı olduğunu söylüyordu.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu