Efsaneler

Aytaşı Kuyusunun Şarkısını Dinleyen Çocuk

Yüksek tepelerin ardında, sabahları lavanta kokusuyla uyanan küçük bir köy vardı. Köyün ortasında, taşları ay ışığında parlayan eski bir kuyu bulunurdu. Kimse bu kuyudan su çekmezdi; çünkü kuyunun çok derinlerde uyuyan bir şarkıyı sakladığına inanılırdı. Büyükler buna Aytaşı Kuyusu efsanesi der, çocuklara da kuyunun başında yüksek sesle konuşmamalarını öğütlerdi.

Köyde Ilgın adında meraklı bir çocuk yaşardı. Ilgın, başkalarının fark etmediği sesleri duyardı: yaprakların birbirine anlattığı küçük sırları, taşların güneş ısınınca çıkardığı çıtırtıları ve uzak tepelerde dolaşan rüzgârın mırıltısını… Bir akşam, herkes evine çekilmişken kuyunun yanından geçiyordu. O sırada derinlerden incecik bir ezgi yükseldi. Ezgi ne bir kuşun ötüşüne ne de bir çalgının sesine benziyordu. Sanki su, yıldızlara eski bir ninni söylüyordu.

Ilgın kuyunun kenarına eğildi. Şarkı birden kesildi. Ancak taşların arasından minicik, gümüş renkli bir parıltı süzüldü ve kuyunun dibine doğru ilerledi. Ilgın ertesi sabah köyün yaşlı çömlekçisi Münevver Nine’ye gidip gördüklerini anlattı. Münevver Nine, uzun süre sustuktan sonra rafındaki çatlak bir testiyi indirdi.

Çok eski zamanlarda, dedi, köyün altında berrak suyu koruyan Aytaşı adında bir su bekçisi yaşarmış. Aytaşı, insanların birbirine yardım ettiği günlerde kuyudan neşeli bir şarkı yükseltirmiş. Fakat bir yıl, köylüler suyun kaynağını yalnızca kendilerine saklamak istemiş. Kuyu susmuş, suyun yolu da taşların altında kaybolmuş. Efsaneye göre şarkıyı yeniden duyuracak kişi, en parlak taşı değil, en güzel paylaşma nedenini bulmalıymış.

Ilgın ertesi gün köyü dolaşmaya başladı. Önce fırıncı Rauf Usta’dan bir parça ekmek aldı ve ekmeği, yuvasından düşmüş üç serçeyle paylaştı. Sonra bahçesindeki en güzel papatyayı koparmak yerine, susuz kalan komşu bahçeye su taşıdı. Akşam olduğunda elinde yalnızca küçük bir şey vardı: çatlamış bir testi parçası. Münevver Nine, bu parçanın eski kuyudan kaldığını söylemişti.

Ilgın, testi parçasını kuyuya bırakmak üzereyken köyün meydanında bir tartışma duydu. Köylüler, çeşmeden akan suyun azaldığını fark etmiş ve suyu kimin kullanacağı konusunda anlaşmazlığa düşmüştü. Ilgın kuyunun yanına gidip herkesi çağırdı. Sonra gün boyunca yaptığı küçük iyilikleri anlattı. En sonunda şöyle dedi: Su, yalnızca onu saklayanların değil, susayan herkesin umududur.

Bu sözler üzerine fırıncı ekmeklerini paylaşmayı, bahçıvanlar sırayla su taşımayı, çobanlar da çeşmenin çevresini temizlemeyi önerdi. Köylüler hep birlikte kuyunun çevresindeki dikenleri ve taşları kaldırdılar. Ilgın, çatlak testi parçasını kuyunun taşlarından birinin üzerine yerleştirdi. O anda yerin derinliklerinden yumuşak bir uğultu geldi.

Ay ışığı kuyunun içine doldu. Gümüş renkli bir su damlası yükselerek havada döndü ve bir çan sesi gibi berrak bir ezgi yaydı. Ardından kuyunun dibindeki taşlar aralandı. İncecik bir su yolu, köyün çeşmesine kadar parlayarak aktı. Çeşme önce bir damla, sonra iki damla verdi; çok geçmeden suyu eskisinden daha gür akmaya başladı.

O gece köylüler meydanda toplandı. Herkes evinden bir yiyecek getirip uzun bir sofra kurdu. Ilgın, kuyunun içinden yükselen şarkıyı dinlerken suyun üzerinde gülümseyen ay biçiminde bir ışık gördü. Aytaşı görünmemişti ama efsanedeki sırrını anlatmıştı: Gerçek hazine, kuyunun dibindeki parıltı değil, insanların birlikte yaptığı iyilikti.

O günden sonra köyde su hiçbir zaman tek bir kişinin malı sayılmadı. Her bahar, çocuklar kuyunun çevresine çiçekler dikti ve meydanda paylaşma sofrası kuruldu. Ilgın büyüdüğünde bile Aytaşı Kuyusu’nun şarkısını unutmadı. Köylüler de o ezgiyi her duyduklarında birbirlerine biraz daha yaklaşarak aynı sözü hatırladılar: Bir iyilik paylaşıldıkça, en eski efsaneler bile yeniden canlanır.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu