Gümüş İplikli Terzinin Üçüncü Düğmesi

Bir zamanlar, dağların ardında Lalehan adında küçük ve huzurlu bir krallık varmış. Bu ülkede sabahları fırıncılar şarkı söyler, çocuklar çeşme başında bilmece sorar, yaşlılar da akşamüstleri meydanda birbirlerine eski masallar anlatırmış. Fakat bir ilkbahar sabahı herkesin neşesi ansızın kaybolmuş. İnsanlar konuşuyor, çalışıyor, yemek yiyor ama hiç kimse gülümsemiyormuş.
Lalehan Sarayı’nın terzihanesinde Narin adında genç bir çırak yaşarmış. Narin’in elleri küçük olsa da dikişleri öyle düzgünmüş ki diktiği ceplerden hiçbir düğme düşmezmiş. Bir gün sarayın yaşlı terzisi Usta Vefa, ona kilitli bir sandık göstermiş.
“Bu sandık, krallığın ilk terzisinden kaldı,” demiş. “İçinde yalnızca üç düğme var. Ancak doğru kişi onları doğru giysiye dikerse kaybolan neşenin yolu açılır.”
Narin sandığı açınca biri altın, biri bakır, biri de gümüş renkli üç düğme görmüş. Düğmelerin üzerinde hiçbir şekil yokmuş. Genç kız önce altın düğmeyi kralın ceketine dikmiş. Kral aynaya bakıp ceketini beğenmiş ama yüzündeki ciddi ifade değişmemiş. Sonra bakır düğmeyi saray aşçısının önlüğüne dikmiş. Aşçı nefis çörekler pişirmiş, fakat çörekleri tadanların içinden kahkaha gelmemiş.
Geriye yalnızca gümüş düğme kalmış. Narin onu avucuna alınca düğme hafifçe ısınmış ve ince bir sesle fısıldamış:
“Beni giysiye değil, eksik olan söze dik.”
Narin ne demek istediğini anlayamamış. O gece sarayın penceresinden meydana bakarken, çeşmenin yanında oturan yaşlı bir seyyah görmüş. Seyyahın çantası yamalı, bastonu eğriymiş; yine de gözlerinde uzak yolların ışığı varmış. Narin yanına gidip hâlini sormuş. Yaşlı adam, Lalehan’a günler önce geldiğini ama kimsenin ona hoş geldin demediğini anlatmış.
“Bazen bir ülkenin neşesi,” demiş seyyah, “büyük şenliklerde değil, kapıda söylenmeyen küçücük bir sözde saklanır.”
Narin o anda gümüş düğmenin sırrını sezmiş. Düğmeyi seyyahın yırtık paltosundaki boş ilik yerine dikmek istemiş. Fakat iğnesini kumaşa batırdığı anda düğme parlayıp havaya yükselmiş. Saray meydanındaki taşların arasından incecik bir gümüş iplik uzanmış ve şehrin dar sokaklarına doğru ilerlemiş.
Narin ipliği takip etmiş. İplik, önce konuşmayı bırakmış iki kardeşin evine girmiş. Kardeşler günlerdir aynı oyuncağı istedikleri için birbirlerine küsmüşler. Narin onlara seyyahın sözünü anlatınca çocuklar birbirlerine bakıp, “Özür dilerim,” demiş. İplik biraz daha ışıldamış.
Sonra iplik, dükkânının kepengini hiç açmayan bir marangozun kapısına varmış. Marangoz, yaptığı tahta kuşu beğenmeyip onu bir köşeye atmış. Narin kuşun kanadındaki küçük eğriliği düzeltmek yerine, ona bir ip bağlayıp rüzgârda uçurmayı önermiş. Marangoz denemiş ve tahta kuşun dönerek dans ettiğini görünce uzun zamandır unuttuğu bir gülümsemeyle gülmüş.
Gümüş iplik, şehrin her köşesinden geçerek meydana geri dönmüş. Narin orada Kral Eymen’i, saray aşçısını, iki kardeşi, marangozu ve seyyahı yan yana toplamış. Herkes birbirine eksik bıraktığı bir sözü söylemiş: teşekkür, özür, hoş geldin, iyi ki varsın… Her söz söylendikçe havada küçük gümüş düğmeler belirip insanların giysilerine kendiliğinden dikilmiş.
Son düğme kralın ceketine konduğu anda meydandaki çeşme şırıldamaya başlamış. Fırıncı yeniden şarkı söylemiş, çocuklar kahkahaya boğulmuş, yaşlılar yarım kalan masallarını tamamlamış. Kral, neşenin saray hazinesinde değil, insanların birbirine uzattığı sıcak sözlerde saklandığını anlamış.
O günden sonra Lalehan’da her yıl “Güzel Sözler Günü” kutlanmış. Narin ise sarayın baş terzisi olmuş; fakat hiçbir giysiye yalnızca düğme dikmemiş. Her dikişin yanına küçük bir iyilik, her cebin içine de söylenmesi unutulmuş güzel bir söz koymuş. Bu yüzden Lalehan’da giyilen en eski paltolar bile yıllar geçse de sıcacık kalmış.




