Prenses Masalları

Kum Saatindeki Gümüş Tohum

Gümüşçay Krallığı’nda sabahlar, sarayın en yüksek kulesindeki büyük kum saatinin çevrilmesiyle başlardı. Saatin içindeki kumlar aşağı süzüldükçe fırınlar ısınır, çeşmeler şırıldar, bahçelerdeki meyveler ağırlaşırdı. Halk, bu düzeni kralın eski bir büyü sayesinde koruduğuna inanırdı. Oysa kralın kızı Prenses Feraye, her sabah kuleye çıkıp saati dikkatle izler, kumların arasında parlayan minicik gümüş taneyi görürdü.

Bu tane ne kadar küçük olursa olsun, kumların içindeki tek farklı şeydi. Feraye bir gün onu parmağıyla yakalamaya çalıştı. Tam o anda saat durdu. Fırınların ateşi söndü, çeşmeler sustu, ağaçlardaki meyveler birer birer yere düştü. Sarayın duvarlarında ince çatlaklar belirdi.

“Gümüş tohumu kaybolmadan önce bulunmalı,” dedi Kral Arven. “Yoksa krallığın bereketi üç gün içinde tamamen bitecek.”

Feraye, babasının korkusunu görünce hemen yola çıkmak istedi. Fakat kral, onun yerine muhafızları göndermeyi önerdi. Prenses başını salladı. “Bu tohumu yıllardır yalnızca ben fark ettim. Beni bekleyen bir sırrı varsa, onu başkasının bulması zor olur.”

Yanına yalnızca eski saray bahçıvanı Salkım Nine’yi aldı. Salkım Nine, tohumların dilini anlayan, elleri toprak kokan neşeli bir kadındı. İkisi önce kulenin taş basamaklarını inceledi. Gümüş tanenin düştüğü yerde, duvarın içinde daracık bir kapı buldular. Kapının üzerinde şu cümle yazılıydı: “Büyü, en çok paylaşıldığında büyür.”

Kapı açılınca karşılarına yer altında uzanan ışıklı bir bahçe çıktı. Bahçenin ortasında, dalları tavana kadar yükselen yaşlı bir ağaç duruyordu. Her dalda küçük cam küreler vardı. Kürelerin içinde birer anı parlıyordu: Bir çocuğun arkadaşına ekmeğini vermesi, yaşlı bir adamın kırık çatıyı onarması, bir kızın bulduğu kurdeleyi sahibine geri götürmesi…

Ağacın gövdesinde ise gümüş tohumun bıraktığı iz duruyordu. Tohum, bahçenin öte yanındaki Kırık Çan Vadisi’ne yuvarlanmıştı. Feraye ile Salkım Nine vadinin yolunu tuttu. Ancak vadiye vardıklarında büyük bir taş yığınıyla karşılaştılar. Yol kapanmış, çevredeki köylüler birbirleriyle tartışmaya başlamıştı. Herkes taşı kaldırmak için başkasının yardım etmesini bekliyordu.

Feraye tacını çıkardı ve taşların başına eğildi. “Ben bir prenses olabilirim ama bu taşlar krallığın taşları. Onları kaldırmak için herkesin eline ihtiyaç var.” Sonra ilk taşı kendisi itti. Salkım Nine de yanına geçti. Bir süre sonra köylülerden biri, ardından bir diğeri yardım etti. Taşlar ağırdı fakat birlikte çalışınca yol açıldı.

Yolun sonunda, eski çanın altında gümüş tohumu buldular. Tohum, çevresinde hiçbir çiçek açmayan kuru bir toprağın üzerinde duruyordu. Feraye onu avucuna alınca küçük bir ses duydu: “Beni saraya götürürseniz yalnızca saati yeniden çalıştırırsınız. Beni toprağa verirseniz herkesin unutulmuş iyiliği filizlenir.”

Feraye seçimini uzun süre düşündü. Krallığın eski düzenini hemen geri getirmek kolaydı. Ama bahçedeki cam küreleri, vadide birlikte çalışan insanları ve yıllardır kimsenin fark etmediği küçük iyilikleri hatırladı. Tohumu saraya götürmek yerine kuru toprağa dikti.

O anda vadinin her yanından ince gümüş filizler yükseldi. Filizler, köy evlerine, saray bahçesine ve uzak tarlalara kadar uzandı. İnsanların daha önce yaptığı iyiliklerden doğan çiçekler açtı. Her çiçeğin kokusu farklıydı; biri sıcak ekmek, biri yağmur, biri de taze yıkanmış çamaşır gibi kokuyordu.

Prenses Feraye saraya döndüğünde kum saati yeniden akmaya başlamıştı. Fakat artık onu tek başına çevirmiyordu. Her sabah halktan biri kuleye geliyor, o gün yaptığı güzel bir davranışı anlatıyordu. Saat, anlatılan her iyilikle daha parlak çalışıyordu.

Gümüşçay Krallığı böylece yalnızca bereketli değil, birbirini gören insanların yaşadığı bir ülkeye dönüştü. Feraye ise yıllar sonra kraliçe olduğunda sarayın en değerli hazinesinin altın tacı değil, toprağın altında büyüyen o ilk gümüş tohum olduğunu hiç unutmadı.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu