Kırkıncı Düğmenin Sırrı

Uzak tepelerin ardında, sabahları tandır ekmeği kokan küçük bir kasaba varmış. Bu kasabanın en neşeli insanı, renkli ipliklerle dikiş diken Elif adında bir kızmış. Elif’in parmakları öyle becerikliymiş ki, kopan bir cep kenarı, sökülen bir çorap ya da yırtılan bir mendil onun elinde yeniden güzelleşirmiş.
Bir gün kasabanın yaşlı yöneticisi, yıllardır sandığında sakladığı işlemeli kaftanı ortaya çıkarmış. Kaftan, eski bayramlarda giyilir, kasabanın meydanında birlik şenliği yapılırmış. Fakat kaftanın kırk düğmesinden biri kaybolmuş. Üstelik bu düğme sıradan bir düğme değilmiş. Büyüklerinden kalan söylenceye göre kırkıncı düğme yerine takılmadan kaftan giyilirse şenlikteki bütün ezgiler yarım kalırmış.
Yönetici, düğmeyi bulana kasabanın en güzel dokuma tezgâhını armağan edeceğini duyurmuş. Herkes evini, sandığını, ambarını aramış. Kimi eski keseleri açmış, kimi çatıdaki sepetleri indirmiş ama düğmeden haber çıkmamış.
Elif de aramaya koyulmuş. Önce kaftanın saklandığı odadaki sandığı temizlemiş. Sonra işlemelerin arasını incelemiş. Tam umudunu yitirecekken kaftanın astarında minicik bir ip parçası görmüş. İpin rengi, düğmenin takıldığı ilikle aynıymış. Elif, ipi izleyerek kasabanın dar sokaklarından geçmiş. İp, fırının önünden, çeşmenin yanından ve dut ağaçlarının altından kıvrıla kıvrıla ilerliyormuş.
Sonunda Elif, eski bir terzihanenin önünde durmuş. Terzihanede yıllardır kimse çalışmıyormuş ama içeriden ince bir tıkırtı geliyormuş. Kapıyı araladığında, tahta bir kutunun içinde gümüş renkli bir düğme görmüş. Düğmenin yanında da küçük bir not varmış: “Beni bulan, önce neden saklandığımı anlamalı.”
Elif düğmeyi hemen alıp meydana götürmek yerine terzihaneyi dikkatle incelemiş. Duvarlarda yarım kalmış kaftan çizimleri, raflarda eski kumaş parçaları varmış. Bir köşede ise kasabanın çocukları için dikilmiş, fakat hiç dağıtılmamış küçük yelekler duruyormuş.
O sırada kapının önünde bastonuna dayanarak yaşlı terzi Suna Nine belirmiş. Elif’e bakıp gülümsemiş. “O düğmeyi ben sakladım,” demiş. “Yıllar önce kasabanın insanları yalnızca kendi giysilerini düşünmeye başladı. Oysa kaftan, herkesin el ele vermesini anlatır. Düğme de bunu hatırlatmak için sandıktan ayrıldı. Fakat onu bulanın, tek başına değil, başkalarıyla birlikte bir iş yapması gerekiyordu.”
Elif, Suna Nine’nin sözlerini duyunca hemen meydana koşmuş. Çocukları, büyükleri, fırıncıyı, marangozu ve sepetçiyi terzihaneye çağırmış. Herkes bir işe el atmış. Marangoz kırık tezgâhı onarmış, fırıncı çalışanlara sıcak çörek getirmiş, çocuklar kumaşları renklerine göre ayırmış. Elif ise yelekleri ölçüp biçmiş. Gün batana kadar terzihanede kahkahalar yankılanmış.
Sonunda Suna Nine, gümüş düğmeyi Elif’in avucuna bırakmış. Elif düğmeyi kaftana dikmeden önce onu bütün kasabalıların tuttuğu ipe bağlamış. Böylece düğme, tek bir kişinin değil, herkesin emeğiyle yerine kavuşmuş.
Şenlik günü kaftan meydana çıkarılmış. Yönetici onu giydiğinde davullar çalmış, zurnalar neşeyle yükselmiş. Bu kez ezgiler yarım kalmamış; çünkü kaftanın her dikişinde bir elin, her ipliğinde bir iyiliğin payı varmış.
Yönetici söz verdiği dokuma tezgâhını Elif’e vermiş. Elif ise tezgâhı kendi evine götürmek yerine terzihaneye koymuş. Orada çocuklara dikiş, büyüklere de paylaşmanın inceliğini öğretmiş. Kasabada o günden sonra her yıl “Kırkıncı Düğme Şenliği” yapılmış. İnsanlar, en güzel işlerin tek bir parmağın değil, birbirine uzanan birçok elin eseri olduğunu hiç unutmamış.




