Karganın Ölçemediği Gölge

Uzak bir vadide, yazın en sıcak günlerinde bile serinliğini koruyan yaşlı bir incir ağacı vardı. Ağacın gölgesi öyle genişti ki tavşanlar öğle uykusuna yatar, kirpiler dikenlerini dinlendirir, serçeler de kanatlarını serinletirdi. Fakat o yıl yağmurlar gecikmiş, dere incecik bir ipliğe dönüşmüştü. Vadideki bütün hayvanlar, incir ağacının gölgesine eskisinden daha çok ihtiyaç duyuyordu.
Ağacın en kalın dalında Kömür adında bir karga yaşardı. Kömür, gölgeyi ilk fark edenin kendisi olduğunu düşünüyor ve ağacın altında kimin ne kadar durabileceğine karar vermeyi kendine görev sayıyordu. Sabahları dallara küçük taşlar dizer, her taşın yanına bir hayvanın adını koyardı.
“Gölge sınırlıdır,” derdi. “Düzen olmazsa herkes susuz ve yorgun kalır.”
Başlangıçta bu söz kulağa akıllıca gelmişti. Ancak Kömür, tavşanların iki saatten fazla dinlenmesine izin vermedi. Kirpilerden, ağacın köklerine taşıdıkları kuru yapraklar için tüylerinden birer parça istedi. Serçelerden ise her gelişlerinde parlak bir çakıl taşı getirmelerini şart koştu. Kömür, bu taşları dalının kovuğunda biriktiriyor, sonra da onları güneşte seyrederek kendini çok önemli hissediyordu.
Bir gün vadiye Minik adında bir karınca geldi. Minik, sırtında susam tanesinden bile küçük bir su damlası taşıyordu. Damlayı, uzaktaki nemli bir yosundan güçlükle toplamıştı. Gölgeye yaklaşınca Kömür kanatlarını açtı.
“Dur bakalım! Buraya girmek için ne getirdin?”
Minik, su damlasını dikkatle yere bıraktı. “Yalnızca bu damlayı. Onu yaşlı kirpi Nine’ye götürecektim. Güneşte yürüyemiyor.”
Kömür gagasını yukarı kaldırdı. “Kural herkes için aynı. Ya parlak bir taş getirirsin ya da gölgede duramazsın.”
Minik, bir süre sessiz kaldı. Sonra ağacın köklerine baktı. Toprak kupkuruydu ve bazı kökler dışarı çıkmıştı. Karınca, su damlasını kirpiye götürmek yerine köklerden birinin üzerine bıraktı. Damlacık toprağa karışırken incecik bir buhar yükseldi.
“Bir damla ne değiştirebilir?” diye güldü Kömür.
Minik cevap vermedi. Kendi yuvasına dönüp arkadaşlarına haber verdi. O akşam yüzlerce karınca, vadinin her yanından küçük nem parçaları taşımaya başladı. Kimi çiy damlası getirdi, kimi dere yatağındaki ıslak kumları taşıdı. Tavşanlar kulaklarıyla serin havayı köklere yönlendirdi. Serçeler uzaktaki bulutları izleyip yağmur kokusunun geldiği yönü haber verdi. Kirpiler, ağacın etrafındaki sert kabukları kaldırarak suyun toprağa sızmasını sağladı.
Kömür bütün bunları dalından izliyordu. Hayvanlar, kendisinden izin almadan çalışıyor ama kimse gölgeyi sahiplenmeye kalkmıyordu. Herkes, ağacın yaşamasının bütün vadi için gerekli olduğunu anlamıştı. Kömür ise kovuğundaki taşları sayıyor, saydıkça içinin neden daha da ağırlaştığını çözemiyordu.
Üçüncü gün gökyüzü karardı. Yağmur, uzun zamandır bekleyen vadiye sevinçle düştü. İncir ağacının kökleri suya kavuştu; dallarındaki yapraklar yeniden parladı. Hayvanlar ağacın altında toplandığında Kömür de kovuğundan çıktı. Parlak çakıl taşlarını tek tek yere bıraktı.
“Bunlar artık kimsenin giriş ücreti değil,” dedi. “İsterseniz köklerin çevresine dizelim. Herkes ağacın ne kadar değerli olduğunu hatırlasın.”
Minik karınca, Kömür’e küçük bir yaprak parçası uzattı. “Gölgeyi ölçemezsin,” dedi. “Çünkü gölge, paylaşıldıkça küçülmez. Asıl küçülen, onu yalnız kendine saklayan kalptir.”
O günden sonra Kömür, incir ağacının bekçisi oldu ama sahibi olmadı. Gölgenin altında dinlenen her hayvana yer açtı; susayanlara su taşıdı, ağacın köklerini korudu. Vadide yaşayanlar da ona yeniden güvendi. Böylece herkes, Ezop masallarında sıkça anlatılan o eski gerçeği kendi gözleriyle gördü: Paylaşılan nimet çoğalır, bencillikle saklanan değer ise sahibine bile huzur vermez.




