Unutkan Saatin Fısıldadığı Renk

Masallar Diyarı’nda her sabah, güneş doğmadan önce gökyüzüne yeni bir renk eklenirdi. Pazartesileri limon sarısı bulutlar süzülür, salıları erik moru gölgeler ağaçların altına serilirdi. Çarşamba günleri ise nehir, içinden geçen şarkıları turkuaz köpüklere dönüştürürdü. Bu renkleri düzenleyen kişi, Baharat Tepesi’nin yamacında yaşayan meraklı çırak Lila’ydı. Lila’nın en büyük yardımcısı, cebinde taşıdığı küçük bir boya fırçasıydı.
Bir sabah Lila pencereyi açtığında tuhaf bir sessizlikle karşılaştı. Gökyüzü bembeyazdı. Çiçekler renklerini unutmuş, kırmızı kirazlar gri boncuklara, mavi göller gümüş aynalara dönüşmüştü. Masallar Diyarı’nın sakinleri birbirlerine bakıyor, hangi renkten hoşlandıklarını bile hatırlayamıyordu. Lila, boya fırçasını avucunda sımsıkı tuttu ve bunun sıradan bir kayboluş olmadığını anladı.
Renklerin emanet edildiği büyük çan kulesine koştu. Kulenin en üst katında, bütün renkleri gösteren eski bir saat bulunurdu. Saatin on iki rakamı vardı ama akrep ile yelkovanı yerlerinde durmuyordu. Yalnızca ince bir tıkırtı duyuluyor, ardından derinden gelen bir fısıltı yükseliyordu: “Beni kurmayı değil, beni dinlemeyi öğren.”
Lila önce saatin arkasındaki anahtarı çevirdi. Sonra üstündeki düğmelere bastı. Hatta fırçasıyla kenarlarını nazikçe temizledi. Fakat saat her denemede biraz daha yavaşladı. Tam o sırada kuleye, kanatlarında beyaz benekler taşıyan küçük bir kırlangıç kondu. Kırlangıcın gagasında, üzerinde kıvrımlı bir yol çizilmiş kâğıt vardı.
“Bu yol, Renk Kuyusu’na gider,” dedi kırlangıç. “Ama kuyunun kapağı yalnızca bir rengin değil, birçok kalbin aynı anda gülümsemesiyle açılır.”
Lila kâğıdı aldı ve yola koyuldu. Önce Şeker Kamışı Ormanı’ndan geçti. Oradaki ağaçların yaprakları renksizleşmişti; bu yüzden dallar birbirine karışıyor, kuşlar yuvalarını bulamıyordu. Lila, orman sakinlerine renkleri geri getiremese de yaprakların üzerine komik yüzler çizdi. Sincaplar kıkırdadı, kuşlar neşeyle öttü. O anda birkaç yaprak, önce soluk sarıya, sonra canlı yeşile dönüştü.
Yolun devamında, Sessiz Taşlar Vadisi’ne ulaştı. Vadideki taşlar eskiden masal anlatırdı, fakat renkler gidince sesleri de susmuştu. Lila, taşlardan birinin yanına oturup kendi çocukluk anısını anlattı: Yağmur sonrası çamurlu bir patikada kayıp düştüğünü, sonra arkadaşlarının elinden tutup onu kahkahalarla kaldırdığını söyledi. Taşlar bu anıyı sevmiş olmalıydı; içlerinden yumuşak bir çınlama yayıldı ve vadinin kayaları sıcak turuncuya boyandı.
Sonunda Lila, Renk Kuyusu’nun başına vardı. Kuyunun kapağı gerçekten de kapalıydı. Üzerinde şu cümle yazıyordu: “İçinde sakladığın güzelliği paylaş.” Lila cebindeki fırçaya baktı. Fırça, ona büyükannesinin verdiği ilk armağandı ve Lila onu kaybetmekten korktuğu için kimseye kullandırmıyordu. Bir an tereddüt etti. Sonra fırçayı kapağın üzerine bıraktı.
“Güzellik saklanınca küçülür,” dedi. “Paylaşılınca çoğalır.”
Fırça kapağa değer değmez kuyudan incecik bir ışık yükseldi. Fakat ışık tek renkte kalmadı. Lila’nın ormanda çizdiği neşeli yüzlerden sarı, vadideki anısından turuncu, cesaretinden pembe, dostlarına duyduğu sevgiden mavi ışıklar doğdu. Renkler göğe doğru yükselerek Masallar Diyarı’nın bütün köşelerine dağıldı.
Çan kulesine döndüğünde eski saat yeniden çalışıyordu. Akrep ile yelkovan bu kez aynı yöne ilerliyordu. Saatin fısıltısı duyuldu: “Zaman, yalnızca ilerlemez; paylaşılan iyiliklerle güzelleşir.”
O günden sonra Lila, renkleri tek başına düzenlemedi. Her hafta farklı bir kasabayı ziyaret edip çocuklardan bir anı, bir gülüş ya da sevdikleri bir şarkıyı dinledi. Saat, duyduğu her güzel duyguyu yeni bir renge dönüştürdü. Masallar Diyarı’nda gökyüzü artık hiçbir sabah aynı görünmüyordu. Çünkü herkes, kendi içindeki küçük ışığı başkalarıyla paylaşmayı öğrenmişti.




