Kısa Hikayeler

Rüzgârın Ceplerindeki Mavi Tohum

Çınaraltı Kasabası’nda rüzgâr, yıllardır yalnızca yüksek tepelerin üzerinden geçerdi. Sokaklara uğramaz, pencerelerdeki perdeleri kımıldatmaz, değirmenin kanatlarını döndürmezdi. Kasabalılar bu duruma alışmış görünse de on bir yaşındaki Pera, havanın neden küstüğünü merak ederdi. Her sabah elini gökyüzüne kaldırır, parmaklarının arasından geçen sessizliği dinlerdi.

Bir gün Pera, okuldan dönerken eski taş köprünün altında parlayan bir şey gördü. Eğilip baktığında bunun nohut büyüklüğünde, masmavi bir tohum olduğunu fark etti. Tohumun üzerinde incecik gümüş çizgiler vardı. Pera onu avucuna alınca kulağının dibinde hafif bir fısıltı duydu: “Beni toprağa değil, iyiliğe ek.”

Pera, duyduğu sözleri hemen büyükannesine anlattı. Büyükannesi gülümseyip mutfaktaki kavanozları gösterdi. “İyilik, bazen gözle görülmez,” dedi. “Birinin yükünü taşımak, kırılan bir oyuncağı onarmak, sırada bekleyen kişiye yer vermek… Küçük görünürler ama kalplerde kocaman gölgeler bırakırlar.”

Pera ertesi gün işe koyuldu. Önce bakkalın önünde dağılan elmalarını toplaması için yaşlı bakkal Saim Amca’ya yardım etti. Sonra okul yolunda ayakkabısının bağı çözülen küçük Nehir’e düğüm attı. Öğle arasında, resim defteri ıslanan Duru’ya kendi renkli kalemlerini verdi. Her iyilikten sonra mavi tohumu avucunda tuttu. Tohum ısınmaya, gümüş çizgileri parlamaya başladı.

Fakat akşam olduğunda tohum hâlâ filizlenmemişti. Pera biraz üzülerek kasabanın meydanına gitti. Orada herkes kendi işiyle meşguldü. Terzi ölçü alıyor, fırıncı ekmek sayıyor, çocuklar taşlarla oyun oynuyordu. Pera, bütün gün yaptığı iyilikleri düşündü. Hepsi güzeldi ama sanki tohum başka bir şey bekliyordu.

Tam o sırada meydanın ortasındaki eski çeşmeden bir damla su düştü. Çeşmenin çevresinde kimse durmuyordu; çünkü suyu uzun zamandır çok az akıyordu. Pera, taşların arasına sıkışmış kuru dalları temizlemeye başladı. Bir dal, sonra bir yaprak, ardından küçük bir çakıl taşı çıkardı. Çeşme birdenbire şırıldamaya başladı. Meydandakiler şaşkınlıkla ona baktı.

“Bunu tek başıma yapamam,” dedi Pera. “Çeşmenin çevresini birlikte temizlersek su yeniden çoğalabilir.”

Önce Nehir yanına geldi. Ardından Duru, Saim Amca, fırıncı ve terzi… Bir süre sonra bütün kasaba çeşmenin çevresindeydi. Kimi süpürdü, kimi kırık taşları yerine koydu, kimi de susamış kuşlar için küçük bir kap getirdi. İnsanlar çalışırken eskiden birbirlerine yardım ettikleri günleri hatırladılar. Unutulmuş gülümsemeler yeniden yüzlere yerleşti.

Pera, mavi tohumu çeşmenin yanındaki yumuşak toprağa bıraktı. Tohum toprağa değer değmez gökyüzünde ince bir uğultu duyuldu. Önce tek bir yaprak kımıldadı, sonra meydandaki bütün ağaçlar aynı anda sallandı. Tepelerden gelen rüzgâr, uzun zamandır kapalı duran sokaklara doldu. Değirmenin kanatları dönmeye başladı; çamaşırlar neşeyle havalandı.

Tohumun yerinde, dalları gökyüzüne uzanan küçük bir ağaç büyüdü. Yapraklarının her biri mavi, kenarları gümüş rengiydi. Ne zaman kasabada biri içtenlikle yardım etse, ağaçtan bir yaprak düşer ve rüzgâr onu şehrin en sessiz köşesine taşırdı. Böylece Çınaraltı’nda insanlar iyiliği büyük bir görev gibi değil, günlük hayatın doğal bir parçası gibi görmeye başladılar.

Pera ise her sabah ağacın yanına gider, yaprakların hışırtısını dinlerdi. Artık rüzgârın neden küstüğünü biliyordu: Rüzgâr gitmemiş, insanların birbirini fark etmesini beklemişti. Kasaba küçük iyilikleri hatırladıkça hava da neşelenmiş, gökyüzüyle yeryüzü yeniden aynı şarkıyı söylemeye başlamıştı.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu