Terzi Çırağının Gölgeye Verdiği Söz

Bir zamanlar, öğle vakti gölgelerin dinlenmek için ağaç diplerine uzandığı, küçük ve neşeli bir kasaba varmış. Kasabanın bütün evleri aynı renkte değilmiş; kimi sarı, kimi mor, kimi de yağmurdan sonra parlayan taşların rengindeymiş. İnsanlar gölgelerini sever, onları serin birer dost gibi görürmüş.
Kasabanın en dar sokağında, yaşlı terzi Nergis Hanım’ın dükkânı bulunurmuş. Nergis Hanım’ın yanında Suna adında dikkatli bir çırak çalışırmış. Suna, kumaşları katlamayı, iğnelere iplik geçirmeyi ve sökükleri sabırla onarmayı bilirmiş. Fakat en çok, dükkânın kapısının önünde oturup insanların gölgelerini izlemeyi severmiş.
Bir gün öğle çanı çaldığında tuhaf bir şey olmuş. Sokaklardaki bütün gölgeler bir anda kısalmış, sonra da taşların arasından ince siyah iplikler gibi çekilip kaybolmuş. İnsanlar şaşkınlıkla sağa sola bakmış. Gölgesi olmayan ağaçlar yapraklarını eğmiş, kediler güneşin altında nereye saklanacaklarını bilememiş.
Nergis Hanım, dükkânın sandığından eski bir mezura çıkararak, “Gölge kaybolmaz, Suna,” demiş. “Bazen kendini duyuramadığı bir yere çekilir. Onu bulmak için gözden çok dikkat gerekir.”
Suna, yanına küçük dikiş sepetini alıp kasabanın dışındaki çayırlara gitmiş. Önce taş duvarları incelemiş, sonra kuyunun çevresine bakmış. Derken yerde, güneşin vurduğu hâlde serin duran ince bir çizgi görmüş. Çizgi, tepenin ardındaki terk edilmiş değirmene doğru uzanıyormuş.
Değirmenin kapısı aralıkmış. İçeride ne un çuvalı ne de eski bir çark varmış. Yalnızca tavandan sarkan yüzlerce siyah iplik, hafif rüzgârla sallanıyormuş. İpliklerin ucunda kasabanın gölgeleri asılı duruyormuş. Her gölge sessizce kıpırdanıyor, sanki bir şey anlatmaya çalışıyormuş.
Değirmenin köşesinde, kül rengi tüylere sahip minicik bir yaratık oturuyormuş. Adı Pofuduk’muş. Pofuduk, gölgeleri çalmadığını, onları topladığını söylemiş. Çünkü kasabadaki herkes kendi gölgesini yalnızca kendisi için kullanıyor, güneşten kaçarken komşusunun önüne geçip onun serinliğini bozuyormuş.
“Gölge paylaşılınca küçülür sanmıştım,” demiş Pofuduk. “Oysa gölgeler, birbirine değince büyüyormuş. Bunu kimse fark etmediği için hepsini buraya getirdim.”
Suna, yaratığa kızmak yerine düşündüğü şeyi anlatmış: “Belki de insanlara bunu göstermek gerekir. Ama gölgeleri saklayarak değil, onları yan yana getirerek.”
Sonra dikiş sepetinden uzun, beyaz bir ip çıkarmış. Gölgelere tek tek dokunmadan, aralarına küçük düğümler atmış. Her düğümün yanına bir dilek söylemiş: “Bu gölge, yaşlı komşuya serinlik versin. Şu gölge, oyun oynayan çocuklara yer açsın. Bu da yorgun yolcuya dinlenebileceği bir köşe olsun.”
Suna’nın sözleri değirmende yankılandıkça siyah iplikler çözülmeye başlamış. Gölgelere ince gümüş çizgiler karışmış. Pofuduk, hepsini kasabaya götürmek için kapıyı açmış; fakat gölgeler tek tek sahiplerine dönmek yerine meydanın ortasında büyük bir örtü gibi birleşmiş.
Kasaba halkı meydana çıktığında, herkesin ayaklarının altında tek bir geniş gölge görmüş. Çocuklar onun serin yerinde oyun oynamış, yaşlılar kenarına oturmuş, kuşlar bile kanatlarını dinlendirmiş. İnsanlar o gün, gölgenin sahibinin yalnızca bir kişi olmadığını anlamış.
O günden sonra kasabada öğle vakti geldiğinde kimse komşusunu itmez, kimse serin köşeyi kendine ayırmazmış. Nergis Hanım dükkânının önüne renkli bir tente dikmiş; Suna ise Pofuduk’a küçük bir yelek dikmiş. Yeleğin cebine de beyaz iplikten yapılmış bir düğme koymuş.
Yıllar sonra Suna kendi terzi dükkânını açmış. Kapısına şu cümleyi asmış: “En güzel dikiş, iki ayrı iyiliği birbirine bağlayandır.” Bu söz, kuşaktan kuşağa anlatılmış ve anonim masallar arasında yerini almış. Kasabada ise güneş ne kadar parlarsa parlasın, hiç kimse artık serinliği tek başına aramazmış.



