Güzel Hikayeler

Çiğ Damlasının Hatırlattığı İyilik

Çamlıbel kasabasında her sabah çimenlerin üzerinde parlayan sayısız çiğ damlası olurdu. Fakat içlerinden biri, diğerlerinden farklıydı. Bu damla, güneş yükselirken kaybolmak yerine ışığı küçük bir aynaya dönüştürür, karşısındaki kişinin yaptığı güzel bir iyiliği gösterirdi.

Kasabada yaşayan on yaşındaki Suna, bu sırrı bir gün büyükannesinin bahçesinde öğrendi. Suna, sabah erkenden kedilere süt bırakmış, devrilen saksıyı yerine koymuş ve komşuları Naciye Teyze’nin kapısına bir sepet elma taşımıştı. Tam eve dönecekken, nane yapraklarının arasında pırıl pırıl duran çiğ damlasını gördü.

Damlanın içine baktığında kendi yüzünü değil, yağmurdan ıslanmış bir serçeye avuçlarıyla yuva yapan küçük bir çocuğu gördü. Çocuğun yüzü seçilmiyordu ama ellerindeki şefkat apaçık görünüyordu. Suna şaşkınlıkla, “Bu kimin iyiliği?” diye fısıldadı. Damla, rüzgârla hafifçe titredi ve sanki “Hatırlanmayanların,” der gibi parladı.

Suna, çiğ damlasını dikkatle geniş bir yaprağın üzerine aldı. Onu kasabanın meydanındaki eski dut ağacının altına götürdü. O sırada oradan geçen fırıncı Rıza Usta, damlanın içinde yıllar önce karşılıksız ekmek verdiği bir yolcuyu gördü. Bahçıvan Melike Hanım, susuz kalan komşusunun çiçeklerini gizlice suladığı günü fark etti. Postacı Cemil ise kaybolan bir mektubu sahibine ulaştırmak için yağmur altında yürüdüğünü hatırladı.

Herkes önce şaşırdı, sonra sessizleşti. Çünkü kasabada insanlar güzel davranışlar yapıyor, fakat çoğu zaman bunların farkına varmadan yollarına devam ediyordu. Bazıları iyiliğini kimse bilmesin diye saklıyor, bazıları da kendisine yapılan bir güzelliği zamanla unutuyordu.

Suna, damlanın yalnızca iyilikleri göstermekle kalmadığını anladı. Damlayı gören herkes, kalbinde sıcak bir ışık hissediyordu. Bu ışık, insanı övünmeye değil, yeniden güzel bir şey yapmaya çağırıyordu.

Ancak ertesi sabah damla kayboldu. Suna bahçeleri, dere kıyısını ve meydandaki taş aralarını aradı; onu bulamadı. Kasabalılar da damla olmadan iyiliklerin anlamını yitireceğini düşünmeye başladılar. Rıza Usta, “Belki de bu ışık bir daha hiç görünmez,” dedi. Suna ise başını salladı.

“İyilik yalnızca görüldüğünde değerli olsaydı, gizlice yapılan hiçbir güzel davranışın anlamı kalmazdı,” dedi. “Belki damla bize yolu göstermek için gelmiştir. Şimdi yolu kendimiz yürümeliyiz.”

O gün Suna, meydanın ortasına küçük bir tahta kutu koydu. Üzerine “Bugün kimin işini kolaylaştırdın?” yazdı. Herkes, adını yazmadan yaptığı bir iyiliği küçük kâğıtlara anlatıp kutuya bırakmaya başladı. Bir çocuk, kardeşinin ayakkabılarını temizlediğini yazdı. Bir balıkçı, yaşlı bir komşusunun odunlarını taşıdığını anlattı. Bir başka kâğıtta ise “Kimse görmedi ama ben gördüm,” cümlesi vardı.

Günler geçtikçe kasabada tuhaf bir değişim oldu. İnsanlar sıralarını beklerken sabırlı davranıyor, yorgun gördüklerine yardım ediyor, kırdıkları kalpleri onarmak için özür diliyordu. Kimse büyük işler yapmaya çalışmıyordu; küçük bir tebessüm, paylaşılmış bir simit ya da kapının önüne bırakılmış bir su kabı bile yeterliydi.

Bir hafta sonra Suna, büyükannesinin bahçesinde yeniden parlayan bir damla gördü. Bu kez damlanın içinde tek bir kişinin iyiliği değil, bütün kasabanın yan yana duran elleri vardı. Suna damlayı almak için uzandığında damla yapraktan süzüldü ve toprağa karıştı. Ardından çimenlerin üzerinde binlerce küçük ışık belirdi.

Büyükannesi gülümseyerek, “Güzellik paylaşıldıkça çoğalır,” dedi. Suna da artık özel bir damlanın peşinden gitmesine gerek olmadığını biliyordu. Çünkü Çamlıbel’de herkes, başkasının gününü güzelleştirecek küçücük bir adımın kocaman bir umut yaratabileceğini öğrenmişti. O günden sonra kasabada anlatılan güzel hikâyeler, tek bir kahramanın değil, iyiliği seçen herkesin adıyla başladı.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu