Klasik Masallar

Bal Tepesinin Üçüncü Kapısı

Bir zamanlar, üç yanı lavanta tarlalarıyla çevrili Ilgınova’da Nehir adında genç bir değirmenci yaşardı. Nehir, köyün un değirmenini işletir, her sabah ihtiyacı olanlara ekmeklik unu ölçerken kimsenin kesesini düşünmezdi. Kimi zaman yaşlılara fazladan bir avuç, kimi zaman da okul çocuklarına küçük bir torba verirdi. Bu yüzden değirmenin çarkları yalnız buğdayla değil, köy halkının sevgisiyle de dönüyor gibiydi.

Ilgınova’nın karşısında, güneş doğduğunda altın gibi parlayan yüksek bir tepe vardı. Herkes ona Bal Tepesi derdi. Rivayete göre tepenin içinde, köyün bereketini koruyan bir arı kraliçesi yaşardı. Kraliçe her yüz yılda bir uyanır ve kalbindeki bal kristalini, en doğru kişiye armağan edermiş. Fakat kristale ulaşmak isteyenin üç kapıdan geçmesi gerekirmiş. Bu kapılar, açgözlülüğü, korkuyu ve kibri sınarmış.

Bir ilkbahar sabahı köydeki bütün çiçekler solmaya başladı. Arılar kovanlarından çıkmadı, değirmenin çarkı yavaşladı, sofralardaki bal kavanozları boşaldı. Köyün bilge ebesi Suna, bunun Bal Tepesi’ndeki kristalin kararmasından kaynaklandığını söyledi. “Kristal yeniden ışıldamazsa yaz gelmeyecek,” diye ekledi. Köyün zengin tüccarı Veysel hemen yola çıkmak istedi. Yanına altınlarını, parlak giysilerini ve hizmetkârlarını aldı. Nehir ise yalnızca küçük bir su matarası, bir parça ekmek ve annesinin ördüğü mavi atkıyı hazırladı.

Yolun sonunda Nehir, tepede yan yana duran üç kapı gördü. İlk kapı balmumundan yapılmıştı ve üzerinde, “İçeri giren, istediği her şeye sahip olur,” yazıyordu. Veysel hiç düşünmeden bu kapıya yöneldi. Kapı açılır açılmaz önünde mücevherlerle dolu bir salon belirdi. Tüccar, taşların arasına sevinçle daldı; fakat kapı arkasından kapanınca salonun duvarları ağır ağır daralmaya başladı. Veysel korkuyla bağırdı ve bütün altınlarını kapının önüne bırakmayı kabul edene kadar çıkamadı.

Nehir ikinci kapıya ulaştığında kapının ardında karanlık bir orman gördü. Dallar birbirine sürtünüyor, yapraklar fısıldaşıyor, görünmeyen baykuşlar ötüyordu. Kapının üstünde, “Korkmayan geçer,” yazıyordu. Nehir korktuğunu inkâr etmedi. Mavi atkısını eline bağlayıp derin bir nefes aldı ve şöyle dedi: “Korkabilirim, ama yine de doğru adımı atabilirim.” Bu sözlerle ormana girdi. Bir süre sonra çalıların arasında titreyen minik bir kirpi buldu. Nehir, kendi yolunu düşünmek yerine kirpiyi kucağına aldı ve onu aydınlık patikaya bıraktı. Orman bir anda sessizleşti; kapı ardına kadar açıldı.

Üçüncü kapı, diğerlerinden daha sade görünüyordu. Ne altından ne balmumundan yapılmıştı; eski meşe ağacından oyulmuştu. Üzerinde hiçbir yazı yoktu. Nehir kapıyı itti, ama kapı açılmadı. O sırada arkasından Veysel’in sesi geldi: “Ben ilk kapının bütün hazinelerini bıraktım, yine de bana yardım etmedi. Sen ne yaptın?” Nehir, “Elimde olanı paylaştım,” dedi. “Belki kapı da paylaşılacak bir şey bekliyordur.”

Çantasındaki son ekmeği ikiye böldü. Yarısını Veysel’e, diğer yarısını da kapının eşiğinde duran küçücük bir arıya verdi. Arı ekmek kırıntısına dokunur dokunmaz kanatlarını titretti. Meşe kapı, derin bir iç çekiş gibi gıcırdayarak açıldı. İçeride bal kokulu, ışıl ışıl bir oda vardı. Odanın ortasında, saydam bir kristalin içinde uyuyan altın kanatlı arı kraliçesi duruyordu.

Nehir yaklaşınca kraliçe gözlerini açtı. “İlk kapı, sahip olmayı; ikinci kapı, korkuyla yaşamayı öğretti. Üçüncü kapı ise başkasına yer açmadan hiçbir kalbin gerçekten açılmayacağını gösterdi,” dedi. Sonra kristalin içinden bir damla bal çıkardı ve Nehir’in avucuna bıraktı. “Bunu köyün toprağına damlat. Fakat unutma, bereket tek kişinin malı değildir.”

Nehir ve Veysel köye döndüklerinde damlayı meydandaki kuru çeşmenin yanına bıraktılar. Toprakta önce ince bir filiz, sonra sarı çiçeklerle dolu kocaman bir çalı büyüdü. Çiçeklere konan arılar kısa sürede bütün tarlalara yayıldı. Değirmenin çarkı yeniden dönmeye, fırınların bacaları tütsü çıkarmaya başladı. Veysel de altınlarını saklamak yerine köyün ortak ambarını yaptırdı.

O günden sonra Ilgınova’da her çocuk, üç kapının öyküsünü dinleyerek büyüdü. Nehir ise değirmende çalışmayı sürdürdü; fakat artık her un çuvalının yanına küçük bir bal kavanozu koydu. Çünkü Bal Tepesi’nin sırrını öğrenmişti: Dünyadaki en tatlı hazine, biriktirilen değil, paylaşıldıkça çoğalan iyilikti.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu