Hikayeler

Rüzgârın Ödünç Verdiği Küçük Düdük

Çam kokulu tepelerin arasında, sabahları kuş sesleriyle uyanan Yelce adında küçük bir köy vardı. Bu köyde rüzgâr hiç durmazdı. Değirmen kanatlarını döndürür, çamaşırlara neşe katar, çocukların uçurtmalarını gökyüzünde dans ettirirdi. Fakat bir ilkbahar sabahı rüzgâr ansızın kayboldu. Yapraklar kıpırdamıyor, değirmen susuyor, yelkenli kayıklar gölün kıyısında bekliyordu.

Yelce’de yaşayan Talu, ceplerinde taş, düğme ve renkli ipler taşıyan meraklı bir çocuktu. Köyün büyükleri rüzgârın neden gittiğini anlamaya çalışırken Talu, eski çınarın altında oturup çevresini dinledi. Önce suyun ince şırıltısını, sonra uzaklardaki bir serçenin kanat çırpışını duydu. En sonunda toprağın altından gelen çok hafif bir ıslık işitti.

Çınarın kökleri arasında, gümüş renkli küçücük bir düdük buldu. Düdüğün üzerinde şu sözler yazıyordu: “Beni yalnızca başkalarının sesini duyabilenler çalabilir.”

Talu düdüğü dudaklarına götürdü ve üfledi. Düdükten ses çıkmadı. Bir kez daha denedi, yine sessizlik oldu. Tam üzülmek üzereyken çınarın dallarından yumuşak bir ses yükseldi.

“Rüzgâr, tek bir kişinin çağrısıyla dönmez,” dedi ağaç. “Onu bekleyenlerin birbirini dinlemesi gerekir.”

Talu, düdüğü yanına alıp köyü dolaşmaya başladı. Önce fırının önünde duran Nevin Teyze’ye uğradı. Nevin Teyze, rüzgâr olmadığından ekmeklerin kabarmadığını anlattı. Ardından marangoz Rauf Usta’ya gitti. Rauf Usta, değirmenin kırılan kanadını onaracak tahtayı taşıyamadığını söyledi. Göl kıyısındaki balıkçı Suna ise kayığının küreklerle ilerlemediğini, herkesin yardımına ihtiyaç duyduğunu belirtti.

Talu, her birinin derdini dinledi ve düdüğün sırrını anlattı. Köylüler önce şaşırdı. Kimi rüzgârın hemen esmesini, kimi de kendi işinin önce görülmesini istiyordu. Ancak Talu, herkesin bir başka kişinin işine küçük bir katkı yapmasını önerdi. Nevin Teyze hamur için su taşıdı. Rauf Usta fırının çatısını onardı. Suna, değirmen için sağlam ipler getirdi. Çocuklar da meydandaki kuru dalları toplayıp büyük bir çember yaptı.

Güneş gökyüzünde yükselirken köy meydanı bambaşka bir yere dönüştü. Herkes bir şey yapıyor, yaptığı işi anlatmadan önce başkasının sözünü dinliyordu. Talu da elindeki gümüş düdüğü çemberin ortasına koydu. “Şimdi hepimiz aynı anda değil, sırayla ses çıkaralım,” dedi.

Önce Nevin Teyze avuçlarını birbirine hafifçe vurdu. Sonra Rauf Usta tahtaya ritimli biçimde dokundu. Suna, göl kıyısında küçük bir ezgi mırıldandı. Çocuklar taşları birbirine değdirerek ince sesler çıkardı. Meydan, birbirinden farklı ama uyumlu seslerle doldu.

Son olarak Talu düdüğü aldı. Bu kez üflediğinde, içinden berrak bir ıslık yükseldi. Islık tepenin yamacına ulaştı, oradan göle, gölden tarlalara yayıldı. Çınarın yaprakları önce bir kez, sonra iki kez titredi. Derken uzaklardan serin bir esinti geldi. Rüzgâr, köyün sokaklarında dolaşarak değirmen kanatlarını çevirdi, uçurtmaları göğe kaldırdı ve gölün üzerinde gümüş halkalar çizdi.

Yelce halkı sevinçle birbirine sarıldı. Fakat düdük, Talu’nun elinde artık gümüş renginde değildi; köy meydanındaki herkesin sesini taşıdığı için rengârenk olmuştu. Çınar ağacı, dallarını sallayarak şöyle söyledi: “Paylaşılan sesler, en uzak rüzgârı bile eve çağırır.”

O günden sonra Yelce’de her hafta bir dinleme günü düzenlendi. İnsanlar önce birbirinin sözünü dinledi, sonra birlikte çalıştı. Talu ise düdüğü çınarın köklerine geri bıraktı. Çünkü artık biliyordu: Gerçek hikayeler, tek bir kişinin başından geçenleri değil, kalpler bir araya geldiğinde doğan güzellikleri anlatır.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu