Yaprakların Arasında Kalan Üçüncü Nota

Çınarova’nın kıyısında, dalları gökyüzüne uzanan eski bir orman vardı. Bu ormanda kuşlar her sabah iki nota söyler, üçüncü nota ise bir türlü ortaya çıkmazdı. Köyün yaşlıları, üçüncü nota duyulmadıkça ormanın içindeki çiçeklerin renklerini tamamlayamayacağını anlatırdı. Gerçekten de ormandaki çiçeklerin çoğu yalnızca iki renge sahipti; mor papatyalar beyaz çizgilerini, turuncu menekşeler sarı noktalarını bekliyordu.
Bir gün üç çocuk bu sırrı çözmeye karar verdi. Yumuşak sesli İncihan, duyduğu en küçük fısıltıyı bile ayırt edebilirdi. Mercan, elleriyle düğüm atmakta ve birbirinden ilginç araçlar yapmaktaydı. Uğurcan ise gördüğü her şeyi resimlerle anlatır, kimsenin fark etmediği ayrıntıları yakalardı.
Üçü, ormanın girişindeki yosunlu taşa oturup plan yaptı. İncihan kuşların ezgisini dinleyecek, Mercan yüksek dallara ulaşmak için iplerden bir merdiven kuracak, Uğurcan da buldukları işaretleri çizecekti. Ancak daha ilk adımda anlaşmazlık çıktı.
“Önce sesleri dinlemeliyiz,” dedi İncihan.
“Hayır, önce merdiveni kurmalıyız,” diye karşılık verdi Mercan. “Yukarı çıkamazsak hiçbir şey bulamayız.”
Uğurcan ise defterini açıp, “Bence ormanın haritasını çizmeden ilerlemek doğru olmaz,” dedi.
Üçü de kendi fikrinin en iyi fikir olduğunu düşününce, bir süre sessizce yürüdüler. Sonunda yol ikiye ayrıldı. İncihan dere kenarına, Mercan sarmaşıkların bulunduğu tepeye, Uğurcan da yaşlı meşenin yanına gitti.
İncihan, suyun içinde ince bir tını duydu. Ses, taşların altından geliyor gibiydi fakat tek başına taşları kaldıramadı. Mercan, tepenin başında dallar arasında parlayan küçük bir yaprak gördü. Ona ulaşmak için ip merdivenini kurdu ama yaprağın üzerinde yazan şekilleri okuyamadı. Uğurcan ise yaşlı meşenin gövdesinde üç çizgiden oluşan bir işaret buldu. İşaretin ne anlattığını anladı, fakat onu uzaktaki arkadaşlarına gösteremedi.
Akşamüstü yeniden buluştuklarında herkes bir şey bulmuştu, ama hiçbirinin bulduğu tek başına yeterli değildi. İncihan, dere taşlarının altında yankılanan sesin üçüncü notaya benzediğini söyledi. Mercan, parlayan yaprağı gösterdi. Uğurcan da meşedeki üç çizimi açtı.
Uğurcan çizime dikkatle bakınca işaretlerin bir yol tarif ettiğini fark etti. İlk çizgi dereyi, ikinci çizgi sarmaşık tepesini, üçüncü çizgi ise yaşlı meşeyi gösteriyordu. Yaprağın üzerindeki şekiller de taşların sırasını anlatıyordu. Böylece üç arkadaş, buldukları parçaların aslında aynı sırrın farklı bölümleri olduğunu anladı.
Mercan ip merdivenini dere kenarındaki sağlam dala bağladı. İncihan taşların altındaki sesleri dinleyerek doğru taşları seçti. Uğurcan ise işaretleri takip edip onları nasıl dizmeleri gerektiğini çizdi. Birlikte çalışınca taşların arasında küçük, gümüş renkli bir kapı buldular.
Kapı açıldığında içeriden tek bir kuş tüyü çıktı. Tüy, rüzgârla havalanıp ormanın ortasındaki kuru bir dala kondu. Üç çocuk aynı anda dalın çevresinde durdu. İncihan melodiyi mırıldandı, Mercan tüyü dalın çatlağına yerleştirdi, Uğurcan da üzerindeki işaretleri izleyerek üç kez alkışladı.
O anda ormanda berrak bir ses yükseldi. Kuşların iki notasına üçüncü nota eklendi. Ezgi, yaprakların arasından süzülerek bütün ağaçlara yayıldı. Solgun çiçekler birer birer renk değiştirdi; mor papatyalar beyaz çizgilerine, turuncu menekşeler altın sarısı noktalarına kavuştu.
Ormanın yaşlı baykuşu dallardan birine konup, “Eksik olan nota tek birinizin sesinde değildi,” dedi. “Siz birbirinizi dinleyince ortaya çıktı.”
Üç arkadaş gülümsedi. O günden sonra ne zaman farklı düşündüklerinde, önce birbirlerinin sözünü tamamlamaya değil, dikkatle dinlemeye çalıştılar. Çınarova’daki çocuklar da onların bu davranışını örnek aldı. Çünkü en güzel arkadaşlık masalları, herkesin aynı şeyi yaptığı zaman değil, farklı yeteneklerin sevgiyle birleştiği zaman yazılırdı.
