Kırık Çanın İçindeki Sessiz Teşekkür

Dağların eteğindeki Çınarlıova’da, her sabah meydandaki büyük çan çalardı. Çanın sesi öyle gür ve parlaktı ki keçiler bile başlarını kaldırır, çocuklar okula geç kalmamak için koşardı. Çanı çalıştırmakla görevli kişi ise on bir yaşındaki Tınaz’dı. Tınaz, bu görevi çok severdi; fakat son günlerde meydanın köşesinde duran küçük, çatlak çana takılmıştı.
Bu çan, yıllar önce köyün eski saat kulesinden indirilmişti. Üzerinde ince bir çatlak vardı ve ne kadar sallanırsa sallansın yalnızca hafif bir tıkırtı çıkarıyordu. Köylüler ona Sessiz Çan der, işe yaramadığını düşünürdü. Tınaz da bir gün onu eline alıp kulenin arkasındaki depoya bırakmaya karar verdi.
O sırada köyün en yaşlı değirmencisi Veli Dede, meydandan geçiyordu. Tınaz’ın elindeki çanı görünce durdu. Çatlak olan her şey değersiz değildir, dedi. Bazen bir eşya sesini kaybeder ama hatırlattığı şeyi korur. Tınaz bu sözleri anlamadı. Sessiz bir çanın neyi hatırlatabileceğini düşünerek yine de onu depoya götürdü.
Ertesi gün köye uzak tepelerde yaşayan gezgin bir oyuncakçı geldi. Yanında renkli uçurtmalar, tahta düdükler ve küçük davullar vardı. Çocuklar dükkânın önünde toplanınca Tınaz da büyük çanın anahtarını almak için meydana uğradı. Oyuncakçı, en güzel oyuncağını seçmesi için Tınaz’a bir gümüş düdük uzattı.
Tınaz düdüğü çok beğendi. Ancak oyuncakçının, dükkânın önünde duran küçük tahta kutuya para topladığını fark etti. Kutunun üzerinde, işitme güçlüğü çeken çocuklara oyuncak dağıtmak için yardım istediği yazıyordu. Tınaz cebindeki üç bakır paraya baktı. Bu parayla gümüş düdüğü alamazdı; ama düdüğün fiyatının küçük bir bölümünü karşılayabilirdi.
Bir an kararsız kaldı. Üç parasını verirse istediği oyuncağı alması mümkün olmayacaktı. Sonra Sessiz Çan’ı hatırladı. Belki bazı şeyler, kendi sesini duyuramadığı için daha önemli bir iyiliğe dikkat çekiyordu. Tınaz bütün parasını kutuya bıraktı. Oyuncakçı teşekkür etti, fakat bunu gören birkaç çocuk onunla alay etti.
Çocuklardan biri, Paran olmadığı için düdük alamadın, dedi. Tınaz’ın yüzü kızardı. O akşam eve dönerken yaptığı iyiliği kimsenin anlamamasına üzüldü. Annesi onu dinledikten sonra, Bir iyiliğin değeri, alkışlandığı kadar büyümez. Bazen kimse görmese de kalpte yer açar, diye karşılık verdi.
O gece ansızın büyük bir fırtına çıktı. Yağmur, köyün aşağısındaki tahta köprünün yanındaki dereyi kabarttı. Sabah olduğunda köprünün bir tahtası kopmuş, dereye düşen değirmen çarkının küçük kapağı suyun içinde sürüklenmeye başlamıştı. Veli Dede bunu fark ettiğinde kimseye haber veremeden ayağı kayıp kıyıda mahsur kaldı.
Tınaz meydandaki büyük çanı çalmak için kuleye çıkmıştı; fakat fırtınanın nemi çanın ipini ağırlaştırmıştı. Ne kadar çekerse çeksin çan ses vermedi. Tam o sırada depoda duran küçük Sessiz Çan’ı hatırladı. Onu alıp köprünün yakınındaki taş duvara vurmaya başladı. Çan yüksek ses çıkarmıyordu, ama düzenli tıkırtısı Tınaz’ın yakındaki evlerde yaşayan komşularına ulaştı.
Komşular sesin peşinden gelip Veli Dede’yi buldular. Birlikte yaşlı değirmenciyi güvenli yere çıkardılar, köprüyü onardılar ve dereye sürüklenen kapağı da kurtardılar. Veli Dede, Tınaz’ın elindeki çana uzun uzun baktı. İşte şimdi onun neyi hatırlattığını biliyoruz, dedi. Bir şeyin küçük olması, doğru zamanda büyük bir işe yaramasına engel değildir.
O günden sonra köylüler Sessiz Çan’ı depoya kaldırmadı. Çanın yanına küçük bir tahta levha astılar: Görünmeyen iyilikler de yolu aydınlatır. Tınaz ise gümüş düdüğü hiç almadı; ama oyuncakçı her yıl köye geldiğinde ona yeni bir oyuncak armağan etti. Tınaz, hediyeden çok, o üç bakır paranın açtığı iyilik yolunu sevdi. Çınarlıova’da herkes şunu öğrendi: Bir insanı ya da bir eşyayı, ilk bakışta duyulmayan sesine göre yargılamak büyük bir yanılgıdır.




